pazarlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pazarlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2014 Pazartesi

Fiyat rekabetinin memleket ekonomisi üzerindeki etkisi

Bu yazının blogun genel konsepti ve çoğunlukla yazdığım konularla alakası yoktur. Teknolojiden, arabalardan, Lego'dan filan bahsetmeyeceğim yani. Baştan uyarayım, sonra "ne işi var bu yazının burada?" demeyin.

Bugün pazarlamacım Trakya seyahatinden döndü. Doğru düzgün ödeme yok, olanlar da genelde uzun vadeli senet şeklinde. Adam 3 ay önce aldığı malın ödemesini 6 aylık senetle yapıyor. Yani toplamda 9 ay vadeyle mal satmış oluyoruz. Öyle çok yüksek kar marjlarıyla da çalışmadığımız için aslında kar değil, zarar etmiş oluyoruz, ama hemen farkedemediğimizden bu durumu kabulleniyoruz.

Bu sadece benim için değil, tüm piyasa için geçerli. Zaten bu yüzden de mal alanlar bu kadar cesaretli. Piyasada arz fazlası var, daha doğrusu satıcı enflasyonu var. Adam benden almasa başkasından alabiliyor, o başkası da benim kabul etmediğim şartları kabul edebiliyor. Bu yüzden alıcılar satıcıları parmaklarında oynatıyorlar. Müşteri verdiği uzun vadeli evrağı kabul etmezsek "o zaman geri al mallarını" diyor. E ona satma, buna satma, ne olacak? Birilerine satmamız lazım bu malları. Sabit giderler benim satışımdan bağımsız tepeden gelip duruyor. Mecburen müşteri kaprisine katlanıyoruz. Satarken de, ödeme alırken de rezil oluyoruz resmen.

Tüm bunların sebebi bizim insanımızın kısa vadeli düşünce yapısı. Piyasada kimse birkaç aydan sonrasını düşünerek hareket etmiyor. Herkes günü kurtarma peşinde. Halbuki biraz uzun vadeli düşünse, birazcık geniş açılı baksa olaya durum değişecek. Sattığımız mallar otomobil yedek parçası. Bu arabalar bu parçalar olmadan yürümez. Milletin eli mahkum bu parçalara. Biz 10 liradan da versek alacaklar, 20 liradan da versek alacaklar. Arabayı yaptırmamak, o haliyle bırakmak gibi bir alternatif yok çünkü. Herkes vergisini ödediği arabasını kullanmak istiyor, haliyle bakım masrafına da bir şekilde katlanıyor.

Şimdi ben böyle yazdım ya, yanlış anlaşılmak istemem. Fiyat sabitleyip son tüketiciyi becerme niyetinde değilim, böyle birşey önermiyorum. Ben "bu iş iyice ayağa düşmesin, her mal hakettiği değerle satılsın" diyorum. Herkes diğerlerine saygılı olsun, fiyat rekabetine girilmesin istiyorum. Şu fiyat rekabeti denen şey önce firmanın, sonra da tüm sektörün dibini oyuyor. Bizim vitaminsiz kalmış insanımızın ticaret konusunda aklının erdiği tek şeydir zaten bu fiyat rekabeti. Hemen hesap yapılır, "5 liraya alırız, filanca firma 8 liraya satıyor, biz de 7 liraya satarız, onun müşterileri bizden alır, sürümden kazanır kısa yoldan zengin oluruz" denir. Bu komplike hesabı yapan üstün zekalı o 8 liraya satan adamın aslında piyasanın köklü firması olduğunu, aslında 5 liranın da altına aldığını, canı sıkılırsa bir kampanya yapıp 6 liraya satarak piyasayı malla doldurabileceğini, onu da iki ayda batırabileceğini düşünmez. Ondan sonra tüm bunlar olur, o üstün zekalı arkadaş piyasadan defolup gider, ama o malı 6 liraya almaya alışan esnaf bir daha 8 lira vermez o mala. Hep 6 lira ister.

Bu aslında reaksiyonun sadece başlangıcı. Kazancı düşen esas satıcı mecburen çalışanlarına daha cimri davranır. Zam yapmaz, veya yaparken daha az yapar. Sektörde çalışanların yaşam kaliteleri yavaş yavaş düşer. Bundan rahatsız olan bazı çalışanlar üst paragraftaki üstün zeka örneği formüle başvururlar, işten ayrılıp şirket kurmaya, 4 liraya alıp 5'e satmaya ve eski patronundan müşteri çalmaya kalkarlar. Döngü tekrar gerçekleşir, birkaç ay piyasada dolaştıktan sonra masrafları çıkaramayıp iflas bayrağını çeken firmalar piyasanın anasını bellemiş olurlar. Bu böyle böyle devam eder. Bahsettiğim şey sadece fiyatta olmuyor, ödemelerin vadesinde de oluyor. O yeni firma tutup sektördeki herkes en fazla 60 gün vadeyle çalışırken müşterisinden 90 günlük evrak alırsa bir daha kimse 60 gün vadeyle çalışmak istemez. Adam görmüş bir kere o malın 90 gün vadeyle de alındığını, neden 60 günde ödeyip nazik yerlerini sıkıntıya soksun ki?

Bu sadece bizim yedek parça piyasası için geçerli değil, hemen her sektörde bu aptal rekabeti mevcut. İşin kötüsü, bu fiyat rekabeti son kullanıcının ödediği fiyatı düşürmüyor, yani vatandaşa hiç yansımıyor. Arada birileri (genelde perakendeciler) 5 liraya, hem de vadeli ödeme şartıyla aldığı malı 20 liraya peşin satıyor, o 5 liradan da şikayet edip daha ucuzunu veya daha uzun vadeyle veren satıcıyı arıyor. Olan ithalatçılara, üreticilere, toptancılara oluyor.

Hani dış borç, iç borç, döviz kuru filan, bir sürü sıkıntı var ama bence memleket ekonomisinin en büyük sıkıntısı bu. Çarkların dönmesini yavaşlatan şey bu çünkü. O çarklar bir hızlansa üretici de rahatlayacak, toptancı da rahatlayacak, onların istihdam ettiği çalışanlar da rahatlayacak, piyasada para dönecek, memleket ekonomisi rahatlayacak. Öyle "alın verin ekonomiye can verin" kampanyalarıyla olacak iş değil bu. Ekonomiyi düzeltmek isteyenin önce bu fiyat rekabeti meselesine el atması lazım.

4 Ekim 2012 Perşembe

Audi'nin A4'e has slot car pisti

Rayların üzerine takılan arabaların yarıştırıldığı "slot car" yarışları bir süre sonra ilginçliğini kaybediyor olsa da farklı pistlerde yarışmak keyifli olabiliyor. Audi'nin Kanada bölümü pazarlama amacıyla Audi'ye, daha doğrusu Audi A4'e has bir slot car pisti hazırlamış. Üzerinde yarışacak arabaları hazırlamayı da ihmal etmemiş tabi. Tamamı el işçiliğiyle yapılan pist Avrupa'nın virajlı kır yollarına benzetilmiş. Arabalara da çok önem verilmiş. Audi A4'ün üç boyutlu çizimleri ve bir üç boyutlu yazıcı kullanılarak küçük ve hafif A4 gövdeleri elde edilmiş. Bu gövdeler daha sonra dört tekerlekten çekişli (malum, Quattro) slot car arabası platformlarına monte edilmiş. Yol tutuşu arttırmak için de mıknatıslar kullanılmış. Bu sayede slot car pistindeki A4'ler yola gerçekten "yapışıyor". Arabalara birer tane de kamera monte edilmiş, böylece sanki arabanın içindeymişçesine pisti ve yarışı izleyebiliyoruz. Audi'nin slot car pistinin tepeden görünüm ve araba içi kamerasıyla çekilmiş videolarını aşağıda, burada ve şurada izleyebilirsiniz.


17 Ağustos 2012 Cuma

İnternetteki sanal titan zincirleri ve bize etkileri (veya ettikleri)

Belki hatırlarsınız, bir ara "titan zinciri" diye birşey çıkmıştı. İnsanlar birilerine para veriyorlar, sonra da para verecek başkalarını bulup verdiklerinden daha fazlasını alıyorlardı (veya alacaklarını düşünüyorlardı). Birsürü insan bu şekilde dolandırılmıştı. Bu yöntem zincir mektuplardan alıntıdır aslında, onlara da "titan mektubu" deniyordu zaten. Mektubu alanın 10 kişiye göndermemesi durumunda başına çok fena işler geleceği, gönderirse de çok harika şeyler yaşayacağı vaadediliyordu. Neyse, neticede böyle bir "katıl ve katılacak başkalarını bul" sistemi var ve bunlara titan zinciri deniyor. Dolandırıcılık hadisesinden sonra yasaklanan titan zincirleri internet üzerinde yeniden hortladı. Artık gerçek para kullanılmıyor, ama gerçek para karşılığında alınabilecek sanal para veya puan kullanılıyor. Maalesef işlerin nasıl yürüdüğünden habersiz çocuklar veya kafası ancak çocuk kadar basan bazı yetişkinler de bu sisteme alet ediliyor.

Madem çocuklardan bahsettik, ilk olarak çocukları hedef alan kısma değinelim. Mutlaka denk gelmişsinizdir, kimisi doğrudan çalışan, kimisi tarayıcı üzerinde oynanan, kimisi de Facebook üzerinden erişilen bazı online oyunlar var. Bu oyunlar genelde RPG veya aksiyon tarzında, ama aralarında strateji oyunları da var. Çoğu basit ve ücretli oyunlarla rekabet edemeyecek kadar kötü olan bu oyunları genelde çocuklar ve ergenler oynuyor. Mesela yukarıdaki resimde bir ekran görüntüsünü gördüğünüz Wolf Team 10-14 yaş arasının popüler oyunlarından. Bu oyunlar görünüşte ücretsiz. Oynamak için para ödenmiyor. Üye olup hemen oynamaya başlayabiliyorsunuz. Tabi bir süre oynuyorsunuz, sonra acı gerçekle karşılaşıyorsunuz. Oyundaki herkeste acaip silahlar, zırhlar filan var, sizde ise hiçbirşey yok. Herkes sizi yeniyor, ne kadar uğraşsanız da başarılı olamıyorsunuz. Tabi siz de o zırhlardan, silahlardan almak istiyorsunuz, ama bunların ücretli olduğunu görüyorsunuz. Oyun ücretsiz, ama içerik ücretli. Bu sisteme "Freemium" veya "Free to play - F2P" deniyor. Bu da şiddetle kınadığım birşey, ama büyük oyun yapımcıları bile bunu benimsiyor artık. Yapacak birşey yok.

Neyse, oyuna geri dönelim. Para ödemek istemiyorsunuz, ama o çok güçlü tüfekte kalmış aklınız. İşte o an size çok cici bir teklif geliyor: Reklam yap, oyun içinde harcayabileceğin sanal para kazan... Sistem oturmuş, size özel bir kayıt bağlantısı var. Bu bağlantıyı kullanarak sosyal ağlarda, forumlarda, yorum yapılabilen sitelerde oyunu tanıtmaya çalışıyorsunuz. Oyunun kayıt sayfasına sizin bağlantınıza tıklayarak giren herkes size puan kazandırıyor. Siz de bu puanlarla oyun içinde kullanılan ıvır zıvırlardan alıyorsunuz. Aslında elinize birşey geçmiyor yani, sadece 100 saat oynayınca alacağınız tüfeği birkaç saatte alıyorsunuz, o arada o oyunun da reklamını yapıyorsunuz. Hedef kitle gençler ve çocuklar olduğu için kullanıcıların çoğu bu oyunları ücretsiz zannediyor ama sonra kendini kaptırıp oyunun pazarlamacısına dönüşüyor. Sonra da başlıyor sosyal ağlarda ve forumlarda saçma sapan reklam mesajları... Saçma sapan oyunları fantastik şeylermiş gibi gösteren, sildikçe farklı isimle yeniden gönderilen mesajlar, yalan yanlış bilgilerle dolu ve bozuk Türkçe'yle yazılmış metinler deli ediyor beni. İnsanların kendi katıldıkları sisteme başkalarını çekmeye çalışarak kazanç elde etmeye çabalamaları bunun da bir titan sistemi olduğunu bize gösteriyor. Her gün büyüyor, gün geçtikçe genişliyor. Büyüdükçe de daha tehlikeli bir hal alıyor. Bu oyunları yapanlar ve pazarlayanlar tüm oyuncuların kişisel bilgilerine sahip oluyorlar. Gitgide büyüyen bir kullanıcı kitlesine istedikleri gibi reklam yapıyorlar, kitleyi istedikleri gibi yönlendiriyorlar.

Bu sistemin bir de ticari sitelerle ilgili versiyonu var. Biliyorsunuz son birkaç yıldır toplu satış ve fırsat siteleri (Şehir Fırsatı, Grupanya, Limango filan gibi) iyice coştu. Bunlardan bazıları (mesela örnekte gösterdiklerim) zaten yükünü tutmuş, herkes tarafından bilinen popüler siteler. Çoğunun arkasında da büyük kuruluşlar var. Bir de bunlara benzeyen ama daha küçük, daha az tanınan siteler var. İşte bu siteler de benzer yöntemlerle reklam yaptırtıyorlar insanlara. Kendi reklamlarını forumlarda ve sosyal ağlarda yayınlayan kişilere alışveriş puanı hediye ediyorlar. Hadi forumlar neyse, ama sosyal ağlarda durum çok fena. Mesela, bir arkadaşım sıkılmadan her gün benim Facebook'taki duvarıma bir sitenin reklamı metnini yazıyor. "Böyle fırsat bulamazsınız, pantolon 20 lira, ayakkabı 30 lira..." gibi şeyler işte. Kendi duvarına yazsa neyse, benim duvarıma yazıyor adam. E şimdi Facebook'ta arkadaşlıktan çıkarsam olmaz, alınır adam. Diğer yandan rahatsız oluyorum, çünkü spam yapıyor. Tüm bunlar olur da birsürü kişi onun yolladığı bağlantıya tıklayıp o siteye üye olup alışveriş yaparsa onun kazanacağı vaadedilen ufak bir indirim için. Yazık, çok yazık...

Freemium olayına karşıyım ama yapacak birşey yok. Tamamen yasal bir sistem, alan da satan da razı. Fırsat sitelerine karşı değilim, ama onların da bir yasayla düzenlenmesi lazım. Fırsat adı altında normal fiyatının üzerinde satılan şeyler de var, insanlar sırf sitedeki şişirilmiş fiyatı görüp ucuza aldıklarını zannediyorlar. Neyse, milletin cahilliğini ben düzeltemem zaten, onlar da gözlerini açsınlar, kazık yemesinler. Benim karşı olduğum şey bu sitelerin ve oyunların kullandığı titan zinciri benzeri pazarlama yöntemi. Burada en önemli görev çocukların sağduyulu insanlar olarak yetişmesinden sorumlu olan ailelere düşüyor. Bu tip tuzaklara en fazla 15 yaş altı çocuklar düştüğü için ebeveynler çocuklarını daha dikkatli izlemeli, bu tip şeylerden uzak tutmalı. Çocuk tabii ki oyun oynayacak, eğlenecek, ama daha küçücük yaşında oyunda ekstradan bir tüfek veya bir pelerin almak için pazar yerinde gırtlağını yırtan pazarcının sanal versiyonuna dönüşüyorsa bu sistemde bir terslik var demektir.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Renault Laguna veya Espace alana elektrikli Twizy bedava

Renault Laguna buralarda artık satılmıyor, yerini Latitude'a bıraktı, ama görünüşe göre İspanya'da hala satılıyor. Zaten bu yazıda bahsedeceğim kampanya da sadece İspanya'da geçerli. Renault'nun İspanya distribütörü ilginç ve çevreci bir pazarlama kampanyası başlatmış. Kampanya dahilinde bir adet Laguna veya Espace (burada satılmıyor, Megane Scenic'in daha büyük versiyonu) alana Renault'nun geçtiğimiz aylarda duyurduğu tek kişilik elektrikli şehir arabası Twizy (aşağıdaki resimde görülen ufak tefek şey işte) hediye ediliyor. Aslında bunun yerine araba fiyatlarında indirim de yapabilirlerdi, ama Twizy hediye etmek hem firmanın çevreci yönünü öne çıkarıyor, hem de elektrikli arabalarla ilgili şeytani pil planı için önem taşıyor. Çevrecilik kısmını anlamak zaten kolay. Kapısında bir de Twizy olan kişi şehir içindeki işlerini bu küçük ve sıfır emisyonlu arabayla halledecek. Uzun yolculuklarda ise Laguna'yı (veya Espace'i) kullanacak. Böylece boş yere koca araba şehir trafiğine girmemiş olacak.

Pille ilgili kısım ise biraz daha farklı. Bilindiği üzere tüm otomobil üreticileri elektrikli arabalar üzerinde çalışıyorlar. Kimisi elektrikli modellerini piyasaya sürdü, kimisi de konsept olarak tanıttı. Renault ileride çok hareketli olacağı düşünülen elektrikli otomobil piyasasına farklı bir yaklaşım getiriyor. Elektrikli arabaların en büyük sıkıntısı pil. Renault pili arabayla birlikte vermek yerine kiralamayı planlıyor. Böylece kullanıcılar boşalan pillerini pil değişim istasyonlarında kısa sürede değiştirip yola devam edebilecekler. İnsanlar pilin sahibi olmadıkları için eski - yeni ayrımı yapmadan değiştirebilecekler. İspanya'da yapılan bu kampanya işte bu noktada Renault'nun çok işine yarayacak. İnsanlar elektrikli arabalara hala kuşkuyla yaklaşıyorlar. Twizy gibi ucuz modeller de her amaca uygun olmadıkları için fazla tercih edilmiyor. Bu kampanyayla her büyük arabanın yanında bir Twizy verilirse Twizy satışları patlama yapar. Normal satış rakamı en az ikiye katlanır. Bu da pil kiralayan ve pil değişim istasyonuna ihtiyaç duyan daha fazla kişi olacağı anlamına geliyor. Böylece Renault'nun pil değişim istasyonu ağı genişler, Renault bir anda en fazla elektrikli araba satan firma olur. Plan harika, ama sadece İspanya'yla sınırlı kalırsa yeterli olmaz. Bu uygulamanın diğer ülkelere de sıçrayacağını düşünüyorum, ama Türkiye'ye gelmesi biraz zaman alacaktır. Pazarlamacıların kafasında kuyruğu birbirine değmeyen bir sürü tilki dönüyor, böyle sinsi akıllıca bir kampanya çoğu kişinin aklına gelmezdi.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Skyrim 8 bit olsaydı...

Bethesdanın efsanevi FRP oyun serisi Elder Scrolls'un beşinci oyunu Skyrim geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı. Pek çok kişi bu oyunu merakla bekliyordu. Hatta, Bethesda Skyrim için ilginç pazarlama kampanyaları da düzenlemişti. Neyse, oyun çıktı, çoğu kişi tarafından da beğenildi. RubberRoss isimli bir Youtube kullanıcısı üşenmemiş ve Skyrim'in tanıtım fragmanını 25 sene öncenin oyun grafikleriyle yeniden hazırlamış. Olan biten aynı, ama görüntüler ve sesler 8 bit kalitesinde. Skyrim ile alakalı olmasa bile güzel bir video, en azından bana nostalji yaşattı. 8 bitlik Skyrim videosunu ve videonun orjinal halini aşağıda izleyebilirsiniz. Videoları göremiyorsanız da 8 bit için buraya, orjinali için de şuraya tıklayabilirsiniz.



24 Nisan 2011 Pazar

Renault Facebook'un "Beğen" fonksiyonunu gerçek hayata aktarıyor

Facebook kullanıcısıysanız (büyük ihtimalle öylesinizdir, çünkü artık neredeyse herkesin bir Facebook hesabı var) "Beğen" özelliğini (orjinali "Like" şeklinde) biliyorsunuzdur. Bu özellik sayesinde kişiler Facebook üzerindeki içeriklerden beğendiklerini tüm arkadaşlarıyla paylaşabiliyorlar. Yani, kimin neyi beğendiğini herkes görüyor. Bu aralar firmaların sosyal ağlardaki pazarlama çalışmaları iyice hızlandı. Bu çalışmaların bir benzerini de Fransız otomobil üreticisi Renault yapmış, ama oldukça ilginç bir şekilde. Amsterdam'daki AutoRAI otomobil fuarının girişinde ziyaretçilere manyetik "beğenme kartları" dağıtan Renault standındaki otomobillerin bu sayede anında beğenilebilmesini sağlamış. Kartlar verildiği kişilerin Facebook hesaplarıyla eşleştiriliyor. Bir ziyaretçi Renault standında kartını her otomobilin yanında bulunan cihazlardan birine okuttuğunda anında o otomobili Facebook üzerinde beğenmiş oluyor. Güzel fikir, biraz masraflı olsa da bugüne kadar yapılmamış olduğu için tebriği hakediyor. Bu arada, otomobillerin yanında duran "beğenme noktaları" aslında kutu içine yerleştirilmiş ve manyetik okuyucuya bağlanmış iPad'lerden ibaret. Bu ilginç pazarlama tekniğinin videosunu aşağıda izleyebilirsiniz. Videoyu göremiyorsanız şuraya tıklayabilirsiniz.

22 Şubat 2011 Salı

Nissan "zavallı" Porsche sahiplerine GT-R'ı tanıtıyor

Japon otomobil üreticisi Nissan'ın performans canavarı modeli GT-R için başlattığı tanıtım kampanyası Porsche sahiplerini hedefliyor. Almanya'da sokaklarda bir Nissan GT-R ile dolaşan iki Nissan kızı park dilmiş haldeki Porsche'lerin ön camlarına tüm camı kaplayan (ve kolayca sökülebilen) çıkartmalar yapıştırıyorlar. Bu çıkartmaların arabanın içinden görünen yüzünde Nissan GT-R'ın arkadan görünümü resmedilmiş. Arabanın sahibi arabaya bindiğinde karşısında GT-R'ın arkadan çekilmiş bir fotoğrafını buluyor. Böylece Porsche sürücülerine Nissan GT-R'ı ancak arkadan görebilecekleri anlatılmış oluyor. Bazıları için tatsız bir sürpriz olsa da ince düşünülmüş ve başarılı olmuş bir fikir. Başarılı olduğunu ben söylemiyorum, tanıtımı yapan Nissan'ın Almanya ofisi söylüyor. Bu tanıtım kampanyasından sonra test sürüşü için gelen talepler %23 artmış. Aşağıdaki video kızların çıkartmaları Porsche camlarına yapıştırmaları ve sürücülerin tepkisini gösteriyor. Videoyu göremiyorsanız şuraya tıklayabilirsiniz.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Bentley müşterilerini giydiriyor

İngiltere kökenli lüks (hatta aşırı lüks) otomobil üreticisi Bentley'in ABD ve Kanada'da dağıtımını yapan firma yeni bir promosyon kampanyasına başlamış. Bundan böyle Kuzey Amerika'da bir Bentley satın alan herkese ünlü giyim firması Astor & Black tarafından özel bir takım elbise dikilecekmiş. Sizin gibi ben de merak edip araştırdım, Astor & Black bizim terzilik olarak bildiğimiz mesleği kurumsallaştıran ve ünlülerin sıklıkla tercih ettiği bir giyim markasıymış. Biz henüz hazır tekstili aşamadığımız için böyle şeyleri bilemiyoruz tabi... Takım elbisenin yanında el yapımı bir kravat ve kişiye özel dikilmiş bir gömlek te müşteriye hediye edilecekmiş. Bentley müşterilerinin arabanın yanında gelecek hediyelerle pek ilgileneceğini sanmıyorum, ama yine de ince düşünülmüş ve güzel bir detay olmuş.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

El sıkışmak sanat mıdır, yoksa bilim mi?

Çok garip bir soru değil mi? "El sıkışmanın sanatı mı olur, bilimi mi olur?" diyorsanız okumaya devam edin. Manchester Üniversitesinin psikoloji bölümündeki doktorlara göre el sıkışmak bilimsel bir hadisedir. Chevrolet otomobillerinin İngiltere distribütörü yeni 5 yıllık garanti paketinin satışı sırasında satış elemanlarının müşterinin elini mükemmel bir şekilde sıkmasını istemiş. Bunun için de Manchester üniversitesine başvurmuş, "mükemmel el sıkışma" konusunda bir araştırma yapmalarını istemiş. Oradaki bilim adamları da üşenmeyip bu araştırmayı yapmışlar, hatta mükemmel el sıkışmanın puanlanması için bir formül bile geliştirmişler. İşte o formül:

Bu formül, standart bilimsel kısaltmalar kullanılmadığı için biraz zor anlaşılıyor. Formüldeki kısaltmaların açıklaması aşağıda. Tüm değişkenler 1 ile 5 arası değer alabiliyorlar.

  • e: Göz teması. 1 değeri göz teması yok demek, 5 ise tam göz teması demek. İdeal değer ise 5.
  • ve: Sözlü karşılama. 1 değeri tamamen uygunsuz, 5 değeri tamamen münasip karşılamayı temsil ediyor. İdeal değer 5.
  • d: Gülümseme samimiyeti. 1 değeri samimiyetsiz gülümseme, 5 değeri de tamamen samimi gülümseme anlamına geliyor. İdeal değer 5.
  • cg: Kavramanın düzgünlüğü. 1 değeri yetersiz kavramayı, 5 değeri tam, düzgün kavramayı temsil ediyor. İdeal değer 5.
  • dr: Elin kuruluğu. 1 değeri ellerin aşırı nemli (terli) olması, 5 değeri ise ellerin tamamen kuru olması demek. İdeal değer 4.
  • s: Sıkma gücü. 1 değeri aşırı gevşek sıkmayı, 5 değeri de çok güçlü sıkmayı temsil ediyor. İdeal değer 3.
  • p: Pozisyon. 1 değeri el sıkışmanın kişinin kendi vücuduna çok yakın olması, 5 değeri ise karşı tarafa aşırı yakın olması demek. İdeal değer 3.
  • vi: Sertlik. 1 değeri aşırı sert veya aşırı yumuşak el sıkışmayı temsil ediyor. 5 değeri ise orta sertlikte el sıkışması anlamına geliyor. İdeal değer 3.
  • t: Sıcaklık. (bunu fizik ve kimyadan azıcık biliyoruz) 1 değeri aşırı sıcak veya aşırı soğuk eller demek. 5 değeri ise orta sıcaklıkta eller anlamına geliyor. İdeal değer 3.
  • te: Ellerin dokusu. 1 değeri aşırı yumuşak veya sert dokulu elleri temsil ediyor. 5 değeri de orta sertlikte doku demek oluyor. İdeal değer 3.
  • c: Kontrol. 1 değeri kontrolsüzce el sıkmayı, 5 değeri ise kontrollü el sıkmayı temsil ediyor. İdeal değer 3.
  • du: Süre. 1 kısa, 5 ise aşırı uzun süre el sıkmak anlamına geliyor. İdeal değer 3.

Karışık, bir o kadar da ilginç. Yapılan araştırmalara göre el sıkışmanın doğru şekilde yapılması müşterilerin satıcıya güvenlerini etkileyen önemli faktörlerdenmiş. Bizim tüccarların pazarlık esnasında el sıkışmalarını düşünüyorum da, acaba bu araştırmayı yapan bilim adamları birbirlerine fiyatlar söyleyerek karşıdakini sarsarcasına elini sıkan anadolu tüccarlarını görseydi, acaba kaç puan verirdi?

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Dere çakalı dediğin böyle olur

Amazon'un İngiltere sitesinde kendime şöyle performanslı bir hafıza kartı bakıyordum. SD kartların arasında gezerken bir markanın sayfalar dolusu ürünü olduğunu farkettim. Geçiyorum, geçiyorum, hep aynı marka, aynı resim (yanda gördüğünüz), aynı kart. EXpressPro isimli bu firma öyle bir uyanıklık yapmış ki, insana bezginlik veriyor. Ucuz elektronik ürünler satan bir firma olduğunu düşündüğüm EXpressPro'nun Amazon'da tam 5377 çeşit hafıza kartı var. Üstelik, bunların hepsi SD formatında. Bazıları Micro SD tabi, ama bu sonucu değiştirmez. Gerçekte bu kadar SD kart çeşidi var mı? Tabii ki yok, ama işte EXpressPro'nun uyanıklığı burada devreye giriyor. Dere çakalı firma, aynı kartı sanki farklı farklı isimlerle, ayrı ürünlermiş gibi koyuyor siteye. Mesela, 32GB kapasiteli tam 547 çeşit SD kartı var bu firmanın. Aslında hepsi birbirinin aynı, ama "32GB SDHC Card for Canon PowerShot G10" veya "32GB SDHC Card for Pentax Optio L50" gibi isimler vererek, sanki her biri ayrı bir fotoğraf makinesi içinmiş izlenimi yaratmışlar. SD kart formatı evrensel bir formattır, aynı kartı hangi makineye taksanız çalışır. Bu uyanıklar da piyasada buldukları tüm makinelerin ismine özel bir başlık açıp aynı ürünü 547 kere koymuşlar Amazon'a. Bilinçli tüketici için bu birşey ifade etmez, ama bilmeyenlerin aklını çeleceği kesin. Hem firmanın çok fazla ürününün olması, hem de sanki diğer ürünler genel kullanım içinmiş te, ExpressPro hafıza kartı o makineye özel üretilmiş izlenimi verilmesi acemi fotoğrafçıların kafasını karıştırıp satın alma tercihini değiştirebilir. Böyle ucuz bir pazarlama hilesine başvurduklarına göre ürünlerinin kalite ve performansı da yerlerde sürünüyor olsa gerek. Bizde de var benzer taktikler uygulayan firmalar, kanmamak lazım. Tüketiciyi aldatan satıcı cezalandırılmalı, dürüst satıcılar böyle uyanıklara ezdirilmemeli.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Post - Postmodern Pazarlama

Benim gibi iktisadi - idari bilimler fakültesinden mezun olanlar mutlaka üniversitede pazarlama dersi görmüşlerdir. Bunun haricinde, zaten çoğumuz pazarlamayla iç içe yaşadığımızdan biraz biraz bu konuda bilgi sahibiyizdir. Genel olarak, çoğumuzun bildiği pazarlamanın asıl adı modern pazarlamadır. Buna göre tüketicilerin ihtiyaçları belirlenir ve üretilecek (veya satılacak) ürünler bu ihtiyaçlara göre şekillenir. Mesela, tüketici yakıt masraflarının artmasından şikayet ediyorsa daha küçük motorlu arabalar üretilir, veya tüketici cebine daha rahat sokabileceği bir telefon istiyorsa telefon kasaları küçültülür. Herşey tüketiciye bağlıdır, çünkü malı alacak olan odur ve onun kim olduğu, nasıl yaşadığı, tercihleri önemlidir. Uzun süre geçerli olan bu anlayıştan sonra postmodern pazarlama anlayışı geldi. Bu anlayışa göre de benzer düşünceler geçerliyken, işin içine marka ve logo bağımlılığı gibi şeyler girdi. Günümüzde genel olarak benimsenen (veya benimsenmeye çalışılan) anlayış ta budur. Şimdi tamamen yeni bir pazarlama anlayışı ortaya çıkıyor. Henüz bir isim verildi mi bilmiyorum, ama ben şimdilik buna post-postmodern pazarlama diyorum. Keyfime göre ultramodern, süpermodern de diyebilirim, ismi ben uyduruyorum çünkü.

Bu yeni anlayış tüketiciye bakışı tamamen tersine çeviriyor sayın okurlar. Yukarıda bahsettiğim gibi, modern pazarlama anlayışında tüketicinin istekleri, ihtiyaçları, yani kimliği önemliydi. post-postmodern pazarlama anlayışında ise tüketicinin kim olduğu değil, kim olmak istediği önemli. Tüketicinin ihtiyaçlarına bakmaya gerek yok, çünkü başarılı olunursa zaten ihtiyaç kendiliğinden yaratılıyor. İşin özünde insanların olmayı hayal ettikleri, ama olamadıkları kişiler var. Rol modelleri, asla ulaşılamayan hayaller, ileride olmak istenen kişi, özenilen gerçek veya gerçekdışı karakterler burada büyük rol oynuyor. Aşağıdaki birkaç örneği okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz sanırım.
  • Tüm başarılı işadamları gibi sen de bu telefonu kullan. BlackBerry, veya benzeri tam klavyeli telefonlardan bahsediyorum. Bunları alanların kaçı gerçekten 24 saat şirketiyle mail bağlantısında olması gereken kişiler? Çoğu bırakın telefonu, bilgisayardan bile postalarını düzenli kontrol etmiyorlar.
  • Macera tutkunumusun? O zaman sen de bu arazi aracına binmelisin. Herkes mutlaka bunun için bir sebep uydurabilir, ama arazi aracı kullananların kaçı gerçekte maceraperest? Kaçı o arazi araçlarıyla dağa tepeye çıkıyor veya doğaya karışıyor?
  • Macera tutkunumusun? O zaman bu ekstra sağlam telefon / saat / bot / vs. tam sana göre. Yukarıdakinin bir alternatifi de bu. Hatırlarsınız, bir ara su geçirmeyen, şoka dayanıklı cep telefonları vardı. Normal telefonun üç katı büyüklüğündeydiler. Aynı şekilde kalın, takoz gibi maceraperest saatleri, botları gibi pek çok aksesuar da şehrin dışına hiç çıkmamış kişiler tarafından tercih edildi. Şehirde macera yaşıyorlarsa başka tabi...
  • Hız tutkunlarına / Pilotlara / Dalgıçlara / Denizcilere özel bu saat tam sana göre. Harbi mi? Kaçımız pilot? Kaçımızın spor arabası var? Kaçımızın yatı marinada bağlı duruyor? Kaçımız derin dalışta rekor kırmaya niyetli? Yapmayın Allah aşkına. Her saat markasının bu dediğim özelliklere sahip serileri var. Saatler güzel, ona birşey demiyorum ama sanki bu bahsedilen kişiler için üretilmiş gibi davranmalarına hastayım.
  • Sen de çılgın bir müziksevermisin? Bu telefon tam sana göre. Tahmin etmişsinizdir, iPhone ve benzeri müzik odaklı telefonlardan bahsediyorum. Hakkaten müziksiz yaşayamıyor mu bunların kullanıcıları? Telefonun üzerinde özel "play" tuşu olmazsa müzik krizine girdiklerinde menüleri gezerken daralıyorlar mı?
Bu örnekler saymakla bitmez, bunlar sadece birkaçı. Size belki garip ve aşırı gelebilir, ama etrafınıza bakarsanız bu sistemin git gide yerleştiğini göreceksiniz. Artık tüketiciye birşey sormak yok. Tüketiciye "şöyle şöyle ol" demek var. Tüketici isteğine göre ürün yaratılmıyor, tüketici ürüne göre şekillendiriliyor. İnsanlar normalde hiç ihtiyaçları olmayan birşeyi sırf onu kullananları havalı buldukları için satın alıyorlar. Ömrü boyunca hiç önemli mail almamış bir kişi kendisini uluslararası çalışan bir işadamı gibi hissetmek için BlackBerry alıyor. Görünüşüne (ve göbeğine) bakıldığında beton - asfalt ikilisinin dışına hiç ayak basmamış ve basmayacak olan bir adam dağcı botları, dalış bilgisayarlı saat ve herşeye dayanıklı telefon satın alıp hayallerini okşuyor. Örnekler çok, ama ben daha fazla uzatmak istemiyorum.

Bu sisteme geçiş yapamayan firmalar kendi pazarlarında gerilemeye başladılar. Bunu başarıyla uygulayanlar ise krize rağmen yüksek satış rakamlarına ulaşıyorlar. Pazarlama hocaları kabul eder mi bilmem ama, bu post-postmodern pazarlama artık literatürde yerini almalı. İletişimin iyice hızlandığı günümüzde artık insanlar kendilerinden de memnun değiller. Neredeyse herkesin "aslında olmak istediği başka birileri" var. Bu geçici birşey de değil, insanlar asla o hayallerindeki kişi olamayacaklar. Bu yeni pazarlama anlayışını benimseyen firmalar da bu hayallerden faydalanarak kendi ürünlerine özel tüketici grupları yaratacaklar, tüketimi pompalayacaklar. Markalardan çok o markaların temsil ettiği karakterler öne çıkacak. Bir karakteri olmayan markalar da silinip gidecek... Sıkıcı oldu ama, son günlerde aklıma takılan birşeydi. Okuduğunuz için teşekkür ederim. İyi akşamlar...