24 Nisan 2016 Pazar

Birbirini yiyen teknolojik cihazlar

Teknolojik ürünlerin diğer teknolojik ürünlerin fonksiyonlarını üstlenmesi olayına gıcık oluyorum.

Yakınınızdaki bir teknoloji mağazasına gidin. Etrafa şöyle bir bakın. Ürün çeşitliliğini (daha doğrusu ürün tipi çeşitliliğini) inceleyin. Sonra mesela 15 sene önceki durumu aklınıza getirin. O reyonlarda önceden neler vardı? Televizyonlar medya oynatıcıların (bizim gibi zaten DVD filan almayan fakir ülkelerde DVD oynatıcıların) fonksiyonlarını üstlendi. Artık teknoloji mağazalarının yarısı televizyondan ibaret, ama güzel bir medya oynatıcı almak isteseniz bulmakta zorlanıyorsunuz. Üreticiler neden böyle şeylerle uğraşsın ki, her televizyon bu işi yapıyor zaten.

Eskiden ayrı kartlarda olan fonksiyonlar artık anakartlara entegre geliyor. Bunun sonucunda mesela artık ethernet kartı diye birşey neredeyse kalmadı. Hala var ama ancak anakartındaki ethernet çıkışı bozulanın alacağı çöp ürünler var. Bu konuda teknolojik bir ilerleme bile yok neredeyse. Ses kartı için de aynı şey geçerli. Eskiden bu ürünlerde rekabet vardı, sürekli gelişiyordu. Anakarta entegre olunca gelişim durdu. Başka etkenler de var tabi ama sonuçta AR-GE maliyetli birşey, çoğunluk da anakarta dahili olanla yetinince kimse daha iyisini yapmak için uğraşmıyor. Benim korkum ekran kartlarının da bu trende kurban gitmesi. İşlemciye dahili GPU olayına fena yükleniyorlar. Yakında böyle giderse Nvidia filan da GPU üretimini bırakır.

En boktanı da cep telefonları. Cep telefonları MP3 oynatıcıları, kompakt fotoğraf makinelerini, video kameraları, navigasyon cihazlarını ve tabletleri yedi resmen. Yedi ve hazmetti. Şimdi de bilgisayarları yiyorlar. Ya önceden MP3 oynatıcı sektörü vardı. Creative, Sandisk, iRiver filan vardı. Sürekli yeni model çıkardı. Şimdi hepsi bitti. Hala birşeyler var ama ya çok düşük profil ürünler (Goldmaster filan) var, ya da işin manyaklarına hitap eden çok pahalı ürünler var. Eskiden kompakt fotoğraf makineleri vardı mesela, o da bitti. Ciddi firmalar amatör makinelerde de rekabet ederlerdi. Baya güzel ürünler de çıkıyordu. Şimdi 3 sene öncekiyle bugünkü ürün neredeyse birbiriyle aynı, çünkü zaten kimse almıyor. Telefonlar yetiyor fotoğraf çekmeye. Video kamera için de aynı şey geçerli. Tabletler akıllı telefonlardan sonra çıktı belki, ama güzel bir üründü tablet. Telefon onu da yedi. Şu anda piyasada ya çocuğa çizgifilm izletmelik çöp tabletler, ya da her bütçeye uygun olmayan iPad gibi pahalı ürünleri buluyorsunuz. Tablet sektörü "iPad ve çöpler" modunda şu anda.

Akıllı telefonlar şimdi de bilgisayarları yiyor. Henüz tam yemedi belki ama köşesinden kemiriyor işte. Hani işi teknoloji dünyasının devlerine bıraksak sadece telefon satacaklar bize. Hayvan gibi pahalı olacak ama her işimizi görecek. Niyetleri bu. Eninde sonunda da olacak, kaçış yok. Oyunları telefonda oynayacağız, hatta telefonu televizyona bağlayıp oynayacağız. Konsollar da bitecek yani. Bilgisayar kullanmayacağız, telefonla halledeceğiz herşeyi. Yeni yeni popülerleşen VR olayını bile telefona bağlayacaklar (Samsung gibi), görürsünüz. Hatta bunun sonrasında VR sistemiyle herkesin kafasına takılan cep telefonlu kendi ekranı olacak, televizyonlar da bitecek. Telefonlar teknoloji dünyasının içine sıçtı, şimdi de sıvayacak.

Tabi cihaz sayısının azalması tüketici açısından avantajlı görünüyor. Lakin bir cihaz başka bir cihazın fonksiyonlarını ele geçirince fiyatı artıyor. Üst seviye cep telefonlarında 3000 lira fiyat etiketi görünce şaşırmaz olduk. Mükellef bir bilgisayar parası veriyoruz, hiç rahatsız olmuyoruz. Zira o ufacık aletin içinde bir fotoğraf makinesi, bir medya oynatıcı, hafif bir oyun konsolu ve basit işleri yapacak bir bilgisayar var. İyi de, bunlar ayrı ayrı ürünler, üstelik telefon çoğu zaman bu işlerin hiçbirini tam olarak yapamıyor, yarım yamalak yapıyor. Biz telefonla bu işi halledebildiğimiz için sevinip kusurları görmezden geliyoruz. Sonra tüm bu fonksiyonlar yüzünden telefonlara pil dayanmıyor. Babamın ilk cep telefonu Motorola'ydı, yanında yedek pille geliyordu, çünkü tek pil bir güne yetmiyordu. Şu anda mevcut telefonların durumu da böyle. Üstelik telefonun pili bitince o cihaza entegre diğer özelliklerden de mahrum kalıyoruz. Benzer şekilde, telefon bozulursa yolda kalıyoruz. Yani cebimizde acaip bir cihaz taşıyoruz ama o cihaza birşey olunca hiçbirşey yapamaz oluyoruz.

Lütfen, rica ediyorum, artık teknolojik ürünler birbirlerinin fonksiyonlarına göz dikmesin. Telefon telefonluğunu bilsin, fotoğraf makinesini rahat bıraksın. Televizyon sadece televizyon olsun. Anakartlar zaten can çekişen masaüstü PC sektörünün içine etmesin iyice. Üreticilerin bize dayattığı herşeyi tek cihaza toplama olayına direnebildiğimiz kadar direnelim. Aksi halde gidişat iyi değil. Teknoloji zaten hayatımıza iyice entegre olmuş durumda. Onu da tek cihaza bağlayınca hepten Samsung'a, Apple'a, Google'a filan bağlı yaşayacağız.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Hafızada yer yok! - Telefonlardaki dahili bellek çıkmazı

Önce telefon üreticilerine, ondan sonra da Google'a, hatta ucundan uygulama geliştiricilere giydiresim var.

Şimdi, flash yongaları boyuna ucuzluyor, ama telefon üreticileri hala 8GB, 16GB gibi komik büyüklükte (küçüklükte de diyebiliriz) depolaması olan telefonlar yapıyor. 32GB standart olması gerekirken hala opsiyon, daha üzeri ise lüks sayılıyor. Sırf segmentasyon olsun diye aynı telefonun 16GB ve 32GB modelleri arasında ciddi fiyat farkı oluyor, halbuki en hızlı flash yongaların bile maliyeti o farkın 5'te 1'i filan.

Tabi hal böyle olunca biz de hafıza kartına güveniyoruz, daha doğrusu güvenmek istiyoruz. Bu sefer de Android'in kısıtlamaları çıkıyor önümüze, üstüne bir de uygulamaların saçmalıkları sıkıntı yaratıyor. Tamam, fotoğrafları ve medya dosyalarını hafıza kartında depolayabiliyoruz. İyi de, artık uygulamalar da çok yer kaplıyor. Kıçı kırık mesajlaşma uygulaması yüzlerce MB yer işgal edebiliyor. Önbelleği, arabelleği, kayıtları, arşivleri filan derken tek yaptığı internet üzerinden mesaj ve fotoğraf göndermek olan bir mobil uygulama neredeyse bir CD büyüklüğünde yer kaplıyor telefon belleğinde. Bunların bir kısmını hafıza kartına aktarmak mümkün. Ancak tamamı aktarılamıyor, üstelik nedense hafıza kartına aktarınca uygulamanın kapladığı toplam alan büyüyor. Mesela uygulama 100MB yer kaplıyorsa bunun 50MB kısmını hafıza kartına aktarınca bu sefer telefon belleğinde 70MB kalıyor. Şişiyor yani sebepsiz şekilde. Hadi buna da razı olduk diyelim, bu sefer de o uygulamayı her güncellediğimizde hafıza kartına taşıma işlemini tekrardan yapmamız gerekiyor, çünkü güncelleme sırasında uygulama tekrardan telefon belleğine kuruluyor.

Android 6 ile birlikte Adoptable Storage diye bir özellik geliyor. Bu özellik sayesinde yukarıda yazdığım tüm sorunlar (teoride) çözülüyor. Telefona takılan hafıza kartı EXT4 formatında şifreli olarak formatlanıp sistem belleğinin bir parçası haline getiriliyor. Uygulamalar onun üzerine kurulabiliyor (tamamen), yani depolama sıkıntısı ortadan kalkıyor. Tabi hızlı hafıza kartları kullanılması lazım, yoksa telefon yavaşlar. Lakin telefon üreticileri bu özelliği sunmakta biraz çekingen davranıyorlar. Zira böyle bir özellik insanların sadece 16GB daha yüksek cihaz belleği için 500 lira vermesini saçma hale getirecek. Haliyle devre dışı bırakıveriyorlar bunu. Samsung engelliyormuş mesela. Üstelik Google'ın bunu tavsiye ettiğini söylüyorlarmış. Bu özelliğin performansı düşürdüğünü, bu yüzden Google'ın "mümkünse kullanmayın" dediğini ileri sürüyorlarmış. E tamam da, Google tavsiye etmeyecekse neden yeni işletim sistemine bu özelliği ekledi? Böyle saçmalık olur mu?

Tamam, hafıza kartları dahili bellek kadar hızlı değil. En hızlı olanlar bile çok geride kalıyorlar. Performans düşüşleri yaşanacaktır. Ancak bunun da çaresi var. Uygulama geliştiriciler eğer isterlerse uygulamaların sadece açılışta okunan, performans gerektiren kısımlarını sistem belleğinde tutup fuzuli kısımlarını daha yavaş olan hafıza kartında tutabilir, böylece performans sıkıntısı yaşanmadan ucuza geniş kapasite kullanılabilir. Tabi bunu asla yapmayacaklar, en azından telefon üreticileri depolama alanını segmentasyon için kullandıkça bu bir şekilde engellenecek.

Google'ın bu işe el atıp bu sorunu çözmesi gerekiyor. Ya uygulamaları küçültsünler, ya da telefon belleklerini arttırsınlar. Tabii ki Google tek başına bunu yapamaz, ama üreticileri ve uygulama geliştiricileri bu yönde teşvik edebilir. Aksi halde daha senelerce 8GB telefonlar göreceğiz vitrinlerde.

10 Ocak 2016 Pazar

Volkswagen skandalına teknik bir bakış

Dostoyevski, umutsuz yaşamak hayattan istifa etmektir der. Volkswagen bir süredir otomobil üretiminde liderliğe oynuyordu ve başarmak üzereydi. Aslında elindeki teknolojiyle bu imkansızdı ancak kural dışı oynayarak lider olmak, liderliği pekiştirmek ve rakipleri eritmek daha önce Intel'in denediği ve başarılı olduğu bir yoldu. Sonrasında yakalanıp ceza alsan bile, prestijin ve liderliğin etkilenmiyordu.



Bu sefer böyle olmadı. Birleşik Devletler'de bir sivil toplum kuruluşu (ICCT – International Council on Clean Transportation) VW'ı iş üzerinde yakaladı ve hilesini kanıtladı. Neden hile yaptığı ve nasıl hile yaptığı, o zamandan beri tartışma konusu. Hatta Emre ve Can bu konuda Otoseyir için güzel bir video yayınladılar. Bu yazıda nasılına bakacağız.

32. Kaos İletişim Kongeresinde Daniel Lange ve Felix Domke, rezaletin teknik yüzüne detaylıca bakan bir sunum yaptılar. Konuyu merak edenler detaylara videodan ulaşabilir. Ben ilginç gelen noktaları aktaracağım.

Yeni Avrupa Sürüş Döngüsünün grafiksel gösterimi

Emisyon testleri, Yeni Avrupa Sürüş Döngüsü (New European Driving Cycle) olarak adlandırılan bir profilde gerçekleştiriliyor. Araçlar karşılaştrma ve değerlendirme yapılabilmesi için dinamometre üzerinde önceden belirli şekilde çalıştırılıyor. Bunun iki sakıncası var. Birincisi çok yapay bir test ve hilesizken dahi gerçeği yansıtmıyor. Ayrıca test yöntemi bilindiği için tıpkı Euro NCAP testlerinde olduğu gibi üreticiler araçlarını bu teste göre ayarlayabiliyor. İkinci sakıncası ise VW'ın yaptığı gibi manuple edilebiliyor.

Gerçi otomobil üreticilerinin “sokakta” yani test parkurunda yaptığı testler çok daha fazla manüpkasyona açık. İnce ve aşırı şişirilmiş lastikler, sökülen kapı kolları, bantlanan boşluklar, çok az yakıt, zayıf ama profesyonel bir sürücü gibi. Bu yüzden gerçek tüketim, katalog verisiyle uyuşmaz. Bu konuda da Emre ve Can'ın Otoseyir için hazırladığı şu harika videoyu izleyebilirsiniz.

Ancak diğer üreticilerin yaptığı bu “ayarlamalar” VW'ın yaptığına benzemiyor. Katalogda 100km'de 5lt yakıt tükettiği yazan aracınız 6.5lt tüketiyor, ama VW'ın yaptığı gibi çevreyi 30 kat daha fazla kirletmiyor.

Bu, birkaç firmasını çok seven VW mühendisinin yaptığı bi'şey midir yoksa VW'in haberi var mıdır? Araç yazılımda bir satır kod dahi değiştirseniz, yaptığınız değişiklik kayıt altındadır. Ve bir gecede emisyon 30 kat azalırsa bu elbette dikkat çeker. Kesinlikle VW yönetiminin en azından haberi olmalı. Ayrıca ECU (Elektronik Kontrol Ünitesi) yazılımı Bosch tarafından sağlanan, 20.000'den fazla değişkenli kod içeriyor ve bunun üzerinde manipülasyon yapmak kolay olmamalı.

Bu noktada Felix Domke, kendi “etkilenmiş” aracı ile birkaç test yaptı. Aracına zarar vermemek için, Ebay'den Bosch EDC17C46 model bir ECU alarak testlere koyuldu. Tersine mühendislik ile ECU'nun nasıl çalıştığını anlamaya çalıştı. Yakaladığı ilginç noktalardan birisi, 12Kb'lık bir kod bloğunun araç rolantide iken göstergede sürekli 780 RPM gösterilmesini sağladığı. Bu, ECU ile pek çok hile yapılabileceğini ve göstergenin manuple edilerek doğru değerler göstermemesinin bu hile işinin sadece bir parçası olduğunu gösteriyor.

Isınma turlarından sonra, özellikle emisyon sistemi (bu araç için SCR yani Seçici Katalitik İndirgeme, ilave AdBlue sıvısına ihtiyaç duyan bir sistem) üzerinde çalışılmaya başlandı. SCR, 2lt motorla kullanıldığından tersine mühendislik testlerinin Clean Diesel adıyla satılan 2lt bir araçta yapıldığını anlıyoruz.

İroni: Clean Diesel 
Emisyon sistemini de ECU yönetiyor. Bu sistemin düzgün çalışması için sensörlerden doğru zamanda doğru verinin okunması gerekiyor. Çünkü sisteme verilen AdBlue sıvısı miktarı, duruma göre değişkenlik gösteriyor. Eğer gerekenden fazla AdBlue kullanırsanız, atmosfere amonyak salmış olursunuz ki bu istenmeyen bi'şeydir. AdBlue sıvısını az kullanırsanız, bu sefer atmosfere istenenden fazla NOx salgılarsnınız ve emisyonunuz yükselmiş olur. Bu durumu denetleyen bir sensör bulunmakta ve dönüşüm verimsiz olduğunda “check engine” arıza ışığını yakıp aracı servise götürmenizi sağlıyor. Servis ECU'da OBD-II hatasını görüyor ve böylece nereye bakması gerektiğini biliyor. Aracı yetkili servis yerine özel servise götürmemek için bir bahanemiz daha oldu. Çünkü bu durumda özel servisler aracın arıza ışığı söndürüp gönderecektir.

Ancak SCR sistemi her durumda (örneğin motor çok sıcak olduğunda) çalışmıyor. Ve işin ilginç yanı, bu pahalı SCR sistemi motor çalışma zamanının çoğunda (%80 kadar) çalışmıyor. Yani 1000km sürüş için 2.5lt AdBlue sıvısı kullanılmasını bekliyorsunuz ancak sadece 0.6lt kullanılmış olabiliyor.

ECU içinde önceden belirlenmiş koşullara göre SCR sistemi devreye alınıyor. Bunlar içinde dış ortam sıcaklığı ve rakım dahi bulunuyor. Ancak ilginç bir nokta, SCR sisteminin açılıp aracın emisyonun düşeceği parametreler belirlenirken, Yeni Avrupa Sürüş Döngüsü test koşulları dikkate alınmış. Test rejiminin bir parçası olarak tüm araçlar testten önce gece boyunca 20 ° C'ye ısıtıyor ve tüm test merkezleri muhtemelen 750m altı rakımdaki yerlerde. Bu koşullarda ECU, aracı SCR kullanımına zorluyor ve emisyon düşüyor.

Bu noktada araştırmacılar ellerindeki aracı Yeni Avrupa Sürüş Döngüsü koşullarına uygun şekilde test ediyorlar ve aracın SCR sistemini açıp AdBlue kullanarak düşük emisyon saldığını görüyorlar. Aynı aracı sadece test parametresinden daha hızlı kullandıklarında SCR sisteminin kapatılıp AdBlue kullanımının sıfıra indiğini ve aracın daha performanslı çalıştığını görüyorlar. Evet, test koşullarında aracın performansı ve yakıt tüketimi düşüyor.


Yazının başında VW'in teknolojisini eleştirmiştim. VW gerçekten büyük bir firma, ancak bazı şeyleri elde etmek için çalışmak lazım. Çalışmak için de para, zaman ve iş gücü lazım ama çalışmak hiçbir zaman doğru sonucu alacağınızı garantilemez. VW zaman ve para yatırımı yapmak yerine hile yapmayı tercih etti.

Biz tüketiciler olarak kendimize en uygun aracı satın almak istiyoruz ve büyük çoğunluğumuzun kriterleri içinde çevre, direkt olarak yok. Özellikle emisyona göre değil motor hacmine göre vergilendirildiğimiz ülkemizde bu konuya pek dikkat edilmiyor. Ancak bir tane dünyamız var ve çocuklarımıza güzel bir gelecek bırakmalıyız.

13 Eylül 2015 Pazar

Bluedio BS-2 İncelemesi

Küçük bluetooth hoparlörlerden pek hoşlanmazdım aslında ben. Lakin daha önceki Nokia MD-11 incelememde de söylediğim gibi müzik setim bozuldu. Evet, çok tembelim, hala servise götürmedim. Neyse, müzik seti bozulunca böyle ufak hoparlörlerle idare etmeye başladım. Aslında Nokia MD-11'lerden memnundum, ama çok makul fiyata BS-2'yi görünce bir denemek istedim. Deneyimlerimi burada elimden geldiğince anlatacağım.

Bluedio firması isminden de anlaşılacağı üzere Bluetooth destekli ses ürünleri üreten Çinli bir firma. Ürünlerinin tamamı (en azından benim gördüklerim) Bluetooth ile çalışıyor. Farklı tipte kulaklıklar ve hoparlörler mevcut. Bu incelemeye konuk olan BS-2 aslında aylar önce dikkatimi çekmişti. Aliexpress'te Bluetooth 4.1 destekleyen hoparlörlere bakarken görüp beğenmiştim. Daha sonra ürün indirime girdi, ben de bir tane aldım. Yukarıda da belirttiğim gibi, BS-2'nin standart Bluetooth hoparlörlerden en büyük farkı güncel telefonlarda gördüğümüz Bluetooth 4.1 standardını desteklemesi. Bluetooth 4.1 düşük güç tüketimiyle öne çıkan bir standart, bu yüzden eğer bağlanan cihaz da bunu destekliyorsa hem BS-2, hem de bağlanan cihaz çalışma esnasında daha az pil tüketiyor. Bu standardın ses kalitesine herhangi bir etkisi yok.


Daha önce Teknoseyir'de bir arkadaş Bluedio'nun spor kulaklığını incelemişti ve ürünün ambalajsız geldiğini yazmıştı. Ben de BS-2'nin ambalajsız veya olabildiğince basat bir ambalajla geleceğini düşünmüştüm. Ürün elime şaşırdım, çünkü üst seviye ürünlerde bile nadir görülen kalitede bir kutunun içinde gelmişti. Ürünün kutusu mıknatısla tutturulmuş, çok güzel hazırlanmış. Kutunun içinde hoparlör ve aksesuar kutucuğu düzgün şekilde yerleştirilmiş. Bu küçük aksesuar kutucuğunun içinde 3.5mm ses ara kablosu, MicroUSB şarj kablosu ve ilaç prospektüsü tadında bir kullanım kılavuzu var. Bende ikisinden de zaten vardı, o yüzden kabloları hiç kurcalamadım. Kutucuğun hoparlörle aynı renk olması tesadüf mü, yoksa bilerek düşünülmüş güzel bir detay mı bilmiyorum. Eğer bilerek yapmışlarsa tebrik etmek lazım adamları.

Bluetooth hoparlörler genelde masanın üzerinde, "göz önünde" durdukları için görünümleri önemli. BS-2'yi bu konuda oldukça başarılı buldum. Tasarımı bana pahalı markaların iPhone için ürettikleri masaüstü hoparlörleri anımsattı. Malzeme kalitesi fiyatına göre gayet başarılı. Dışı mat ama pürüzsüz plastikten üretilmiş. Ön ve arkasında gri ızgaralar var. Tuşlar lastik kaplı. Ürünün altına kalın bir lastik ped yerleştirilmiş, böylece masa üzerinde kaymıyor. Ayrıca bu lastik kısım hoparlörün masayı titretmesini de engelliyor. İşçilik ise biraz sıkıntılı. Daha doğrusu bir noktada göze çok batan bir hata var. Ön ve arkadaki gri ızgaraların gövdeye birleştiği noktalardaki gri renkli contalar çok özensiz yapıştırılmış. Hem contanın kendisi kalitesiz, hem de sanki birisi öylesine yapıştırıcıyla oraya tutturmuş gibi duruyor. Yanlış anlaşılmasın, kolay kolay çıkmaz yerinden, ama ürünün genelinin sunduğu kalite hissini vermiyor bu contamsı şey. Onun haricinde sıkıntı yok, BS-2 gayet "birinci sınıf" duruyor.

Tabi konu hoparlör olunca ses kalitesi yukarıda bahsettiğim şeylerin hepsinin önüne geçiyor. Bluedio BS-2'nin üzerinde iki tane 40mm çaplı sürücü var. Her sürücü 3 watt gücünde, yani toplam güç 6 watt. Fotoğraflarda da görüldüğü üzere hoparlörün arka tarafı da açık. Üreticiye göre bu sayede bass kalitesi artıyormuş. Sürücüler küçük olunca beklentileri de ona göre ayarlamak gerekiyor. Ben BS-2'nin ses kalitesini beğendim. Tabii ki öyle çok yüksek ses veremiyor, kapasitesi belli. Büyük hoparlörlerdeki bass derinliğini de yakalamak mümkün değil. Ancak hem müzik dinlerken, hem de podcast'lerde bu boydaki bir hoparlör için gayet başarılı olduğunu düşünüyorum. Ürünü bir haftadır kullanıyorum, hiç "ya ufak hoparlör de çekilmiyor, ne bu böyle plastik gibi ses" filan dedirtmedi bana. Daha iyi ses veren Bluetooth hoparlörler bulunur elbette, ama ödenecek fiyat BS-2'ye göre çok daha yüksek olacaktır. Ürünün üzerinde "3D" tuşu var, ancak sadece Bluetooth ile bağlandığında bu 3D modu devreye girebiliyor. Açıkçası pek fark göremedim, belki bazı müzik tiplerinde aradaki fark daha fazla hissedilir. Ses konusunda beğendiğim bir diğer şey de sağ ve sol kanalların güzel ayrışması oldu. Ürünü tam karşıma koyup dinlediğimde sanki hoparlörler odanın iki ayrı köşesindeymiş gibi ayrıştırılmış bir ses duydum. Radyo dinlerlen filan pek önemli değil, ama film ve oyunlarda faydalı olabilecek birşey bu. Yoklukta bilgisayar hoparlörü olarak da kullanılabilir yani.

BS-2'nin Bluetooth eşleşmesi oldukça hızlı ve pratik. Güç tuşuna basılı tutunca eşleşme moduna giriyor, telefonun Bluetooth özelliğini açınca da hemen bağlanıyor. Menzili detaylı olarak ölçmedim ama yan odadan çekti. Üreticiye göre 10 metre menzili varmış. Pil ömrü bana yeterli geldi. Benim kullanımımda 15-16 saat tek şarjla çalıştı. Bunun 5-6 saatlik kısmında kablolu kullandım (malum, telefonun radyosunun çalışması için kablolu bağlantı gerekiyor), geri kalanında ise Lumia 520 ile kablosuz kullandım. Pil ömründe sıkıntı yok, ama ürünü tasarlayanlar pil durumunu gösteren birşeyler koymamışlar BS-2'ye. Yani bir LED ile en azından kabaca pilin bitmeye yaklaştığını filan gösterse güzel olacakmış. Ben kullanmadım, ama ürünün üzerinde telefon görüşmesi yapabilmek için bir de mikrofon var. Bluetooth ile telefon bağlandığında gelen çağrılar doğrudan BS-2 üzerinden cevaplanabiliyor.

Son kısımda hepsini özetleyeyim, bitireyim. Ben Bluedio BS-2'den memnun kaldım. Tek canımı sıkan şey ızgaraların etrafındaki lastik contamsı şey oldu, bir de pil durumu göstergesinin olmaması pek mantıklı gelmedi. Bunun haricinde herşeyiyle başarılı bir ürün. Fiyatının uygun olması da önemli bir etken tabi. Şu anda BS-2 30$ civarına satılıyor. Ben kampanyadan 19$'a aldım. Araştırılırsa hala uygun fiyata bulunabilir belki. Bendeki krem rengine çalan beyazı beğenmeyenler için metalik gri, siyah ve altın sarısı renkleri de mevcut. Ayrıca, daha güçlü ve kaliteli ses isteyenler de aynı firmanın BS-3 modeline bakabilirler. Temelde birbirine çok benziyor bu iki ürün, ama BS-3 daha güçlü ve daha büyük sürücülere sahip. Tabi onu denemediğim için aradaki kalite farkı verilen ekstra ücrete (onun fiyatı 50$, baya fark var yani) değer mi bilemiyorum. BS-2'yi makul fiyata düzgün ses verecek Bluetooth hoparlör arayanlara tavsiye ederim. Hele fiyatı tekrardan 19$'a düşerse ben bir tane daha alırım, çünkü fiyatını hakediyor.

11 Eylül 2015 Cuma

Batması gereken firma: Teknosa

Faşist filan değilim ben, ama milliyetçi bir insanım. Kendi ülkemin firmalarını hep desteklerim. Lakin bazen öyle şeyler oluyor ki, o firmanın batıp gitmesini, yerine de yabancı firmaların gelip adam gibi hizmet vermesini istiyorum. İşte bu durumlardan birini anlatacağım size.

Bugün 11 Eylül. Günlerden Cuma. Tam iki hafta önce, yani 28 Ağustos'ta Teknosa'nın internet sitesinde yaptığı bir kampanyadan yararlanarak bir kulaklık aldım. Kulaklığa da çok ihtiyacım yok aslında, ama o fiyata o ürün çok iyi gibi geldi, seyahatte filan kullanırım diye aldım. Daha doğrusu almaya teşebbüs ettim. Alıp alamadığım henüz belli değil, çünkü alışverişimin üzerinden iki hafta geçtiği halde ürün elime geçmedi. Üstelik, kargolarda oluşabilecek gecikmelerin önüne geçebilmek için alışveriş esnasında evimin yakınındaki Teknosa mağazasından teslim alma seçeneğini işaretlemiştim. Yani tek yapmaları gereken sevkiyat esnasında o ürünü o mağazaya getirmek. Kapıma kadar gelmesini de beklemiyorum.

Tabi ben de bu süre zarfında boş durmadım. İlk hafta pek ses çıkarmadım. Bir hafta süre tanıdım yani kendilerine. Ancak aynı kampanyadan yararlanarak aynı ürünü alan iki arkadaşımın eline ilk haftanın ortalarında ulaştı ürün. Üstelik bu arkadaşlarımdan biri Marmaris'te, diğeri Eskişehir'de yaşıyor. Hani başka vilayetlere geç ulaşır, İstanbul'a daha kısa sürede gelir ya genelde, burada tam tersi olmuş. Olabilir tabi, herşey tıkır tıkır işlemiyor her zaman. Ufak tefek aksaklıkları hoşgörüyle karşılamak lazım. Benim sinirlerimi sıplatan şey daha farklı.

Ürünü alan arkadaşlarımdan biri kendisine "ürününüz teslim edilmeye hazır" mesajı gelmediği halde mağazaya gittiğini, ürünün mağazada beklediğini, mesaj atmayı unuttuklarını söyledi. Ben de geçtiğimiz Cumartesi, yani siparişi vermemin üzerinden 8 gün geçtikten sonra belki benim kulaklığım da mağazada bekliyordur diye umutlanıp mağazaya uğradım geçerken. Yokmuş, gelince haber veriyorlarmış. Sipariş durumumu Teknosa'nın çağrı merkezinden öğrenebilirmişim. Eve döndüm ve Teknosa'nın çağrı merkezini aradım. Esas komedi bundan sonra başladı zaten.

Konuştuğum kişi, yani çağrı merkezi görevlisi bana zaten bildiğim şeyleri söyledi. Yani çağrı merkezi bile olsa bu kişiler bu firmanın çalışanı, ama benim Teknosa'nın sitesinde gördüğümden fazlasını göremiyorlar. Görüyorlarsa da söylemiyorlar. Neyse, ben biraz söylendim, işte "böyle şey mi olur, kaç gün geçti ürün gelmedi" filan dedim. "Departmana bildirdik, size dönecekler" dediler. Dönen olmadı. Birkaç saat sonra tekrar aradım. Biraz daha sert konuştum. Görevli bana aynı şeyleri tekrarladı. Bir saat kadar sonra tekrar aradım. Daha da sert konuştum. Sinirlenmiştim, çünkü kimse durumu umursamıyordu. O kulaklığın Pazar günü (yani ertesi gün) mağazaya teslim edilmesini talep ettiğimi söyledim. Hep "şikayetinizi iletiyoruz" dediler. Pek iletken insanlar gerçekten.

Sonunda Teknosa'dan birisi beni aradı. Yetkili olsa gerek, yani çağrı merkezi çalışanlarıyla zaten saat başı muhabbet ediyoruz. Aynı şeyleri söyledi. Ben de kendisine kulaklığı hemen istediğimi söyledim. Böyle bir uygulamaları yokmuş. Nasıl bir uygulamaları olduğu belli zaten. Adam bana satış sözleşmesinde beş iş günü içinde teslim edilmesi gerektiğinin yazdığını söyledi. Ben de kendisine zaten beş iş günü geçtiğini söyledim, "eeee... öööö..." gibi sesler çıkarmaya başladı. Mavi ekranın sesli hali yani. Biraz söylendim, biraz bağırdım, sistemlerinin çok kötü olduğunu söyledim. Umursamadı tabi. "Eğer kulaklık elime geçmezse yarın gidip mağazada olay çıkaracağım" dedim, onu da umursamadı. Dünya yansa hasırı yanmayacak. Bunun üzerine ben iyice sinirlenip bağırmaya başlayınca telefonu kapattı.

Pazartesi günüydü sanırım, mağazaya tekrar gittim. Durumu anlattım. "Bizim onlarla alakamız yok, biz sadece gelen ürünü teslim ediyoruz" dediler. Çağrı merkezini tekrar aradım, yetkiliyle görüşmek istediğimi söyledim. Öyle her istediğimde görüşemiyormuşum. Yetkili canı isterse bana dönüyormuş. Dönmediler tabi. Çarşamba günü aradım, yine aynı konuşma geçti çağrı merkeziyle aramızda. Ben söylendim, onlar ileteceklerini belirttiler. Yalnız sadece bir tanesinde görevli bana ürünün normalde İzmit mağazasından gönderildiğini, ama orada kalmadığını, Hatay mağazasından gönderileceğini ama oranın da henüz ürünü kargoya vermediğini söyledi. 10 gün boyunca alabildiğim en somut yanıt buydu. Kendisine nazikçe teşekkür ettim, görüşme sonrasında yapılan ankette de yüksek puanlar verdim.

Tekrar geldik Cuma akşamına. Yarın Cumartesi. Tekrar arayıp söyleneceğim, onlar da tekrar aynı şeyleri söyleyecekler. Siparişin üzerinden toplamda 14 normal gün, 10 iş günü geçti. Hareket yok. Bu nasıl bir firmadır ki, mağazalarıyla sitesinin birbiriyle hiç alakası yok, birşey sormak için bile yetkili birine ulaşılamıyor, herhangi bir şikayet durumunda geri dönen olmuyor, hata yaptıkları halde birisi de "kusura bakmayın bir aksama olmuş, özür dileriz, en kısa zamanda halledeceğiz" demiyor, kimse bir çözüm önermiyor. Bu firma kendi sektörünün en büyük firmalarından biri. Bir firmanın mağazası o firmanın şubesidir. Halbuki mağazaya gidiyorum, "bizim bilgimiz yok" diyor. Aramam gereken numarada bana cevap verenler sadece şikayetimi iletebiliyorlar.

Bir arkadaşım çağrı merkezi çalışanlarına söylenmemin ve bağırmamın yanlış olduğunu söyledi. Haklı aslında. O haklı da, ben de haklıyım. Bir ürün almışım, parasını peşin ödemişim, ama ürün iki hafta sonra hala elime geçmemiş. Benim birilerine söylenmem lazım. Teknosa'da ulaşabildiklerim sadece çağrı merkezi çalışanları. Bir yetkili gelsin, ona da bağırırım, zira hakediyorlar.

Sonuç olarak kulaklık hala gelmedi işte. Yarın bana dönüş yapsalar bile "şu anda birşey yapamıyoruz, kargolar kapalı" diyecekler. Önümüzdeki haftaya atacaklar, önümüzdeki hafta da tekrar sallayacaklar. İşte bu yüzden Teknosa batmalı. İflas etmeli. O beceriksiz çalışanları da işsiz kalmalı. Kimsenin ekmeğinden olmasını istemem, ama bu kadar umursamaz ve beceriksiz adamların hala maaş alıyor olmaları bana dokunuyor. Kapansın, bitsin, gitsin. Amazon gelsin Türkiye'ye. Best Buy geri gelsin. B&H gelsin ya. Çok ciddiyim, gavur mavur demem, onlardan yaparım alışverişi. Zira müşteri memnuniyetine daha fazla önem vereceklerini, desteğin de bu kadar boktan olmayacağını biliyorum. Kimsenin ciddiye almadığı Çinli küçük esnaf bile 2$'lık siparişin nerede kaldığını sorduğumda birkaç saat içinde dönüş yapıyor, eğer belirtilen sürede elime ulaşmadıysa hemen yenisini yolluyor. Bizim sektör devi Teknosa telefonlara cevap vermekten aciz.

Son olarak; Teknosa için bunları söyledim ama diğerlerinin de ondan farkı yok. Vatan Bilgisayar da aynı, Bimeks de. Ben sadece örneği Teknosa'dan verdim. Diğerlerinin de boktanlık konusunda pek eksiği yok. Hepsi aynı pisliğin bir parçası.