21 Nisan 2014 Pazartesi

Devletler sosyal ağları neden sevmezler?

Uzun süredir birşeyler yazmaya vakit bulamamıştım, bu yüzden takipçilerimden özür diliyorum. Bu sefer blogdaki alışıldık tarzda teknoloji veya otomotiv dünyasından ilginç bir haber yazmayacağım, bunun yerine son günlerde ülkemizde de yaşanan bir sıkıntıdan bahsedeceğim. Bilindiği üzere en popüler sosyal ağlardan Twitter ve popüler video sitesi Youtube geçtiğimiz yerel seçimler öncesinde bir süreliğine yasaklandı (daha doğrusu bu hizmetlere erişim engellendi). Tabi bu engellemelerin spesifik siyasi sebepleri vardı. Bunu zaten herkes biliyor, ama bir de devletlerin, özellikle de halkına baskı uygulayan devletlerin genel olarak bu sosyal ağlardan nefret etmeleri durumu var. Bizim devletimiz buna sadece bir örnek, ama dünya üzerinde benzer şekilde sosyal ağlara gıcık olan çok devlet / hükümet var. Doğrudan "muhalifler yazıyor ya aga, onları susturmak istiyorlar" demeden işin biraz daha detayına inmek lazım.

Şimdi; kafanızda "modern" bir ekonomi ve bu ekonomi içerisinde işleyen bir endüstri dalının üretim ve satış modelini canlandırın. Biz bu yazı içerisinde güzel bir örnek olduğu için süt ve süt ürünleri endüstrisinden bahsedeceğiz, ama aynı şey diğer ürünlerle de örneklendirilebilir. Bilindiği üzere süt inekten elde edilir, farklı işlemlerden geçirilerek süt, yoğurt, ayran veya farklı tipte peynirler halinde tüketiciye sunulur. Devletlerin pek sevdiği (ve bu yüzden türlü vergilerle halkı bezdirerek oluşturmaya çalıştıkları) endüstri modelinde sütü çiftliğinde inek yetiştiren köylü değil, holdingler tarafından yönetilen dev üretim tesisleri üretir. Bu tesislerde binlerce inek özel hazırlanmış gıdalarla beslenir, robotize makinelerle sağılır. Daha sonra elde edilen süt yine belirli standartlara göre işlenir, farklı ürünler olarak tüketiciye sunulmaya hazır hale gelir. Tabi tüketici gidip yoğurdunu, peynirini filan böyle dev fabrikalardan almaz. Bu yüzden ürünler yine dev holdinglerin sahibi olduğu büyük market zincirleri üzerinden halka satılır.

Devletlerin bu yöntemi benimsemelerinin sebebi herşeyi kontrol altında tutmak istemeleridir. Herkes kafasına göre büyük bir tesis kuramayacağı için zaten ülkede belli başlı birkaç tane süt üretim çiftliği / tesisi vardır. Benzer şekilde ürünleri satan market zincirlerinin sayısı da bellidir. Bunları kontrol altında tutmak kolaydır. Üstelik, gerektiğinde bunlarla anlaşma da yapılabilir. Devlet halka nasıl süt içirmek istiyorsa öyle süt içirir, halkın nasıl peynir yemesini istiyorsa öyle peynir yedirir. Standartlar belirlenir ve tüm üreticilere / satıcılara dayatılır. O büyüklükteki işletmeler zaten devletle ters düşmek istemediklerinden zaten mecburen kabul ederler bu standartları.

İçerik veya bilgi üretimi de süt üretiminden çok farklı değildir. Birileri üretir, işler ve birileri de bunu halka ulaştırır. Devlet himayesinde büyüyüp gelişen medya dünyası tıpkı yukarıda yazdığım süt endüstrisi gibi gelişmiştir. Yazarlar veya konuşanlar (üreticiler) bellidir. Benzer şekilde gazeteler, televizyon (veya radyo) kanalları veya yayınevleri (bunlar da dağıtımdan sorumlu marketler oluyor) de bellidir. Zaten günümüzde artık bunların çoğu birkaç büyük medya devine bağlı. Neyse, neticede bunları kontrol etmek zor birşey değil. Gerekirse herbirinin başına bir kontrol heyeti getirilir, ama ne olursa olsun bir şekilde bu yayın organları ve içerik üreticiler hizaya getirilir. Hiçbiri kafasına estiği gibi içerik sunamaz insanlara.

Tekrar süt endüstrisine geri dönelim. Şimdi kafanızda alternatif bir süt endüstrisi canlandırın. Pastörizasyon ve paketleme sistemlerinin küçülüp ucuzladığını, köylülerin kendi ahırlarındaki ineklerden sağdıkları sütü satabildiklerini düşünün. Üstelik, bu köylülerin zincir marketlere muhtaç olmadıklarını, sokak aralarındaki küçük bakkal ve marketler üzerinden ürettikleri süt ürünlerini halka ulaştırabildiklerini hayal edin. Her üreticinin ürünü farklı olabileceğinden piyasadaki ürün çeşitliliği artacaktır, bu da farklı zevklere sahip insanların daha fazla süt ürünü tüketmesine sebep olacaktır. Güzel birşey yani. Tabii ki arada bozuk süt satanlar da olacaktır, ama bu endüstri modelinin faydası zararından daha fazla olacağından halk tarafından daha fazla benimsenecektir.

Bu durumda devletin süt üretimini kontrol etmesi çok zor olur, çünkü piyasada çok fazla üretici ve satıcı olduğundan standartları uygulamak neredeyse imkansızdır. Her üreticinin üretimini veya her satıcının deposunu kontrol etmeye kadro yetmez. Dahası, devletin halkın (kendi düşüncesine göre) ideal beslenmesi için oluşturduğu formüller ve standartlar tamamen havada kalır. Mesela devlet çocukların (ileride hastalanmaları pahasına) hızla büyüyüp erken yaşta işçi olarak ekonomiye katılmalarını istiyorsa sütlerin protein ve kalsiyum oranlarını yüksek tutmak isteyebilir, bunu da yukarıda bahsettiğim sistemde uygulayabilir. İkinci sistemde ise bu mümkün değil.

Süt endüstrisinden içerik endüstrisine, yani medyaya dönelim şimdi. Sosyal ağlar (bu yazıyı okumakta olduğunuz blog da buna dahil) tıpkı kendi sütünü üretip satmak isteyen çiftçinin pastörizasyon ve ambalaj makineleri gibi kendi içeriklerini herkesle paylaşmak isteyen vatandaşa bunun için imkan sağlarlar. Sosyal ağlar yokken de düşünüyordunuz, ama düşündüklerinizi sadece yakın çevrenizle paylaşabiliyordunuz. Siz süper şeyler düşünseniz bile bundan hepi topu 15-20 kişinin haberi oluyordu. Şimdi sosyal ağlar var, güzel birşey yazdığınızda bir anda onbinlerce kişi okuyabiliyor sizin yazdıklarınızı.

Bunu sadece fikir üretimi olarak düşünmemek lazım aslında. Ne bileyim, siz çok güzel şarkı söyleseniz bile eskiden sadece eşinizin dostunuzun haberi olurdu. Şimdi bir video çekip Youtube'a koyarak sesinizi dünyaya duyurabiliyorsunuz. Tüm içerikler ciddi olmak zorunda değil. Kedi videosu da bir içeriktir, montajlanmış esprili bir fotoğraf da. Tüm bunları artık çok daha fazla kişiyle paylaşabiliyoruz, hatta gerçekten güzel birşeyse paylaşımlar daha da artıyor, "viral" olabiliyoruz.

İşte bu durum insanların sadece tüketiciyken bir anda "tüketirken bir yandan da üreten" olmasını sağlıyor. Kısacası, bilgi ve içerik üretimi artıyor. Üstelik; farklı tarzlarda ve daha kolay tüketilen (okunan, izlenen veya dinlenen) içerikler üretildiği için daha fazla insanın ilgisi çekilebiliyor. Mesela ömründe hiç gazetede köşe yazısı veya kitap okumamış birisi (uzun ve sıkıcı bulduğu için Türkiye'de çoğu kişi köşe yazısı veya kitap okumaz) en uzunu 140 karakter olan Twitter mesajlarını rahatlıkla takip edebiliyor. Üstelik baskı olmadığı için daha "özgürce" üretilen bu içerikler tıpkı doğal ortamda yetiştirilmiş ineğin sütü gibi daha "lezzetli" olabiliyor.

Tekrar başlığa dönelim. Devletler sosyal ağları neden sevmezler? Devletler halkın üretici olmasını istemezler de ondan. Devletler halkın sadece tüketmesini, üretimi ise kendi kontrolündeki belli başlı üreticilerin yapmasını isterler. Medya holdinglerine bağlı gazeteler ve televizyonlar sosyal ağlarda anonim hesaplardan yazan kişilere göre çok daha rahat kontrol edilir. Devlet için tablet laptoptan daha caziptir, çünkü tabletler ve telefonlar içerik tüketim araçlarıdır. İsteseniz de fazla birşey yazamazsınız. O cihaza bir klavye eklenince bir anda üretim cihazına dönüşür, daha detaylı şeyler yazabilirsiniz. Devlet halkı için indirme (download) hızı yüksek, yükleme (upload) hızı düşük internet bağlantısını ideal görür, çünkü yükleme hızı artarsa herkes kafasına göre video yüklemeye veya internet üzerinden radyo yayınına başlar. İndirmek tüketmektir, onun yüksek olmasının zararı yoktur. Hatta yüksek olsun ki millet daha fazla tüketsin, bu devletin işine gelir.

Siz siz olun, eğer gelecekte paslanıp birşey yapamaz hale gelmek istemiyorsanız mutlaka birşeyler üretin. Yazın, çizin, yorum yapın, tartışın. Görüşünüz ne olursa olsun bunu var gücünüzle söyleyin. Eğer bugün üretmezseniz yarın ineğini satmış köylü gibi fabrika sütüne muhtaç kalırsınız. Tüketin de elbet, ama sadece tüketmekle kalmayın. Sebeplerini araştırın, bulgularınızı paylaşın, fikirleri dinleyin, tartışın. Düşüncelerinizi (her zaman öyle gözükmese de) devletin kuklası olmuş medya devlerinin yönetmesine izin vermeyin. Biraz uzun bir yazı oldu, sanki sonunu da çok iyi bağlayamadım (diyorum ya, üretmeyince paslanmışım ben de), bu seferlik idare ediverin. Buraya kadar sabredip okuduğunuz için teşekkür ederim.

29 Ocak 2014 Çarşamba

VW Polo makyajlanıyor, tüm motorları yenileniyor

Alman otomotiv devi Volkswagen'in popüler küçük (B segmenti) modeli Polo bu yıl makyajlanacak. Volkswagen her makyaj operasyonunda yaptığı gibi bu sefer de dış görünümde fazla değişiklik yapmamış. Polo sıklıkla gördüğümüz ve detaylarına aşina olduğumuz bir araba olmasa makyajlı versiyonu mevcut Polo'dan ayırt etmemiz zor olurdu. Ön kısımda farlar, tampon ve ızgara değişmiş, ama genel görünüm aynı kalmış. Yeni Polo'nun farlarında LED gündüz farları da var, yani Polo da modaya uymuş. Arkada da tampon ve farlar değişmiş, ama bu değişiklikleri farketmek ön kısımdaki kadar kolay değil. Hele tampon neredeyse tamamen aynı, ama VW değiştiğini söylüyor. Yan yana getirip bakmakta yarar var.

Dışarıda fazla değişiklik olmadığını söyledik, ama kaportanın altında bazı önemli değişiklikler var. Ön konsolda direksiyon, kadranlar ve müzik sistemi değişmiş. Golf VII'den alınan parçalar Polo'nun konsoluna iyi uyum sağlamış. Mevcut modeldeki aşırı sade hava gitmiş, iç mekan daha teknolojik ve şık bir hal almış. Kadranların arasındaki lüçük LCD ekranın gelmesi iyi olmuş, mevcut versiyonda siyah beyaz ve çok basit bir ekran vardı. Müzik sisteminin değişmesi de çok iyi olmuş, mevcut versiyondaki müzik sistemi iş görse de USB girişi bile sunmuyordu. Yeni sistem daha kullanışlı ve fonksiyonel görünüyor.

Bunlar fonksiyonelliği arttıran değişiklikler tabi, ama benim asıl ilgilendiğim kısım gözle görülmeyen, ama gönülden hissedilen farklar, yani sürüş performansını etkileyen şeyler. Makyajlı Polo'da VW grubunda daha önce görmediğimiz motorlarla tanışacağız. Küçükten başlayıp büyüğe doğru gidelim, sırayı bozmayalım. Yeni Polo'nun en küçük hacimli motoru 1.0 litrelik 3 silindirli MPI motorlar. 60HP ve 75HP gücünde iki farklı versiyonu bulunan bu motorları daha önce Skoda Citigo'da görmüştük. Polo'nun 1.2 litrelik motorunun yerini alacak olan bu küçük hacimli güç üniteleri performanslı olmaktan uzaklar, ama sakin kullanıldıklarında yakıt tüketimleriyle sürücüyü memnun edebilirler. Biraz daha fazla güç isteyenler ise 1.2 litrelik 4 silindirli TSI motoru tercih edebilirler. Bu motor turbo desteği sayesinde 110HP güç verebiliyor. Bu kadar güce ihtiyacı olmayanlar için aynı bloğa sahip ama 90HP gücünde 8 valfli bir versiyon da mevcut.



Yakıt ekonomisine önem verenler ise tamamen yeni dizel seçeneklerine yöneleceklerdir. 1.4 litre hacmindeki yeni TDI motorlar eski 1.2 TDI ve 1.6 TDI motorların yerini alacaklar. Üç silindirli olan bu motorun 75HP ve 90HP güç veren iki farklı versiyonu var. Güç eski motorlarla aynı, ama kullanılan blok daha küçük ve daha hafif. Yeni teknoloji olduğu için biraz daha az tüketebilir. Testlerde göreceğiz. Bu 1.4L hacmindeki yeni dizelin gelmesi aynı zamanda eski (ve rekabetten uzak kalmış) 1.6 TDI motorun da yenileneceğinin sinyalini veriyor. VW grubunun kompakt modellerinden biri yenilendiğinde tamamen yeni ve daha güçlü bir 1.6TDI görebiliriz. Polo'nun şanzıman seçeneklerinde değişiklik olmamış, yine manuel ve DSG şanzımanlar kullanılacak. Yeni motorlarıyla Polo'nun mevcut versiyona göre %21 daha az tüketeceği söylenmiş. Zaten fazla yakmıyordu, daha da az yakarsa ülkemizde çok sevilebilir.

Yeni Polo'nun en şaşırtıcı özelliği (daha doğrusu aksesuar seçeneği) ayarlanabilir amortisörler. Bu her Polo'da olmayacak, hatta belki de ülkemizde satılan Polo'larda göremeyeceğiz, ama sertliği ayarlanabilir amortisörler küçük sınıfta daha önce görmediğimiz birşeydi. Herkes için gerekli değil tabi, ama Polo'nun burulma çubuklu arka süspansiyonunun vasat yol tutuşunu bir miktar düzeltebilir bu sistem. Ne kadar başarılı olduğunu testlerde göreceğiz. Bunun haricinde elektronik güvenlik sistemlerine de yenileri eklenmiş. Kaza sonrası frenleme (kaza öncesi frenlemeyle karıştırmamak lazım), acil durum frenlemesi ve sürücü uyarı sistemleri eklenmiş. Ayrıca adaptif hız sabitleyici de var yeni donanımlar arasında. Tabi bunlar hep yaban ellerdeki Polo'lar için geçerli. Ülkemizde ESP'siz satılan Polo'nun bir anda böyle donanımlara kavuşması bana pek gerçekçi görünmüyor. Makyajlı Polo'ya ESP eklenirse sevineceğiz biz, adaptif hız sabitleyicisi olmasa da olur. Makyajlanmış Polo'yu almak isteyenler sipariş vermek için Nisan ayını beklemek zorundalar. Arabaların teslimatı ve bayilerdeki satışı da Temmuz ayında başlayacak. Ben yeni Polo'yu beğendim, eskisinin zayıf kaldığı noktalarda düzeltmeler yapılmış, gayet hoş bir araba olmuş. Umarım ülkemizde fazla kırpılmadan satılır.


20 Ocak 2014 Pazartesi

Fiyat rekabetinin memleket ekonomisi üzerindeki etkisi

Bu yazının blogun genel konsepti ve çoğunlukla yazdığım konularla alakası yoktur. Teknolojiden, arabalardan, Lego'dan filan bahsetmeyeceğim yani. Baştan uyarayım, sonra "ne işi var bu yazının burada?" demeyin.

Bugün pazarlamacım Trakya seyahatinden döndü. Doğru düzgün ödeme yok, olanlar da genelde uzun vadeli senet şeklinde. Adam 3 ay önce aldığı malın ödemesini 6 aylık senetle yapıyor. Yani toplamda 9 ay vadeyle mal satmış oluyoruz. Öyle çok yüksek kar marjlarıyla da çalışmadığımız için aslında kar değil, zarar etmiş oluyoruz, ama hemen farkedemediğimizden bu durumu kabulleniyoruz.

Bu sadece benim için değil, tüm piyasa için geçerli. Zaten bu yüzden de mal alanlar bu kadar cesaretli. Piyasada arz fazlası var, daha doğrusu satıcı enflasyonu var. Adam benden almasa başkasından alabiliyor, o başkası da benim kabul etmediğim şartları kabul edebiliyor. Bu yüzden alıcılar satıcıları parmaklarında oynatıyorlar. Müşteri verdiği uzun vadeli evrağı kabul etmezsek "o zaman geri al mallarını" diyor. E ona satma, buna satma, ne olacak? Birilerine satmamız lazım bu malları. Sabit giderler benim satışımdan bağımsız tepeden gelip duruyor. Mecburen müşteri kaprisine katlanıyoruz. Satarken de, ödeme alırken de rezil oluyoruz resmen.

Tüm bunların sebebi bizim insanımızın kısa vadeli düşünce yapısı. Piyasada kimse birkaç aydan sonrasını düşünerek hareket etmiyor. Herkes günü kurtarma peşinde. Halbuki biraz uzun vadeli düşünse, birazcık geniş açılı baksa olaya durum değişecek. Sattığımız mallar otomobil yedek parçası. Bu arabalar bu parçalar olmadan yürümez. Milletin eli mahkum bu parçalara. Biz 10 liradan da versek alacaklar, 20 liradan da versek alacaklar. Arabayı yaptırmamak, o haliyle bırakmak gibi bir alternatif yok çünkü. Herkes vergisini ödediği arabasını kullanmak istiyor, haliyle bakım masrafına da bir şekilde katlanıyor.

Şimdi ben böyle yazdım ya, yanlış anlaşılmak istemem. Fiyat sabitleyip son tüketiciyi becerme niyetinde değilim, böyle birşey önermiyorum. Ben "bu iş iyice ayağa düşmesin, her mal hakettiği değerle satılsın" diyorum. Herkes diğerlerine saygılı olsun, fiyat rekabetine girilmesin istiyorum. Şu fiyat rekabeti denen şey önce firmanın, sonra da tüm sektörün dibini oyuyor. Bizim vitaminsiz kalmış insanımızın ticaret konusunda aklının erdiği tek şeydir zaten bu fiyat rekabeti. Hemen hesap yapılır, "5 liraya alırız, filanca firma 8 liraya satıyor, biz de 7 liraya satarız, onun müşterileri bizden alır, sürümden kazanır kısa yoldan zengin oluruz" denir. Bu komplike hesabı yapan üstün zekalı o 8 liraya satan adamın aslında piyasanın köklü firması olduğunu, aslında 5 liranın da altına aldığını, canı sıkılırsa bir kampanya yapıp 6 liraya satarak piyasayı malla doldurabileceğini, onu da iki ayda batırabileceğini düşünmez. Ondan sonra tüm bunlar olur, o üstün zekalı arkadaş piyasadan defolup gider, ama o malı 6 liraya almaya alışan esnaf bir daha 8 lira vermez o mala. Hep 6 lira ister.

Bu aslında reaksiyonun sadece başlangıcı. Kazancı düşen esas satıcı mecburen çalışanlarına daha cimri davranır. Zam yapmaz, veya yaparken daha az yapar. Sektörde çalışanların yaşam kaliteleri yavaş yavaş düşer. Bundan rahatsız olan bazı çalışanlar üst paragraftaki üstün zeka örneği formüle başvururlar, işten ayrılıp şirket kurmaya, 4 liraya alıp 5'e satmaya ve eski patronundan müşteri çalmaya kalkarlar. Döngü tekrar gerçekleşir, birkaç ay piyasada dolaştıktan sonra masrafları çıkaramayıp iflas bayrağını çeken firmalar piyasanın anasını bellemiş olurlar. Bu böyle böyle devam eder. Bahsettiğim şey sadece fiyatta olmuyor, ödemelerin vadesinde de oluyor. O yeni firma tutup sektördeki herkes en fazla 60 gün vadeyle çalışırken müşterisinden 90 günlük evrak alırsa bir daha kimse 60 gün vadeyle çalışmak istemez. Adam görmüş bir kere o malın 90 gün vadeyle de alındığını, neden 60 günde ödeyip nazik yerlerini sıkıntıya soksun ki?

Bu sadece bizim yedek parça piyasası için geçerli değil, hemen her sektörde bu aptal rekabeti mevcut. İşin kötüsü, bu fiyat rekabeti son kullanıcının ödediği fiyatı düşürmüyor, yani vatandaşa hiç yansımıyor. Arada birileri (genelde perakendeciler) 5 liraya, hem de vadeli ödeme şartıyla aldığı malı 20 liraya peşin satıyor, o 5 liradan da şikayet edip daha ucuzunu veya daha uzun vadeyle veren satıcıyı arıyor. Olan ithalatçılara, üreticilere, toptancılara oluyor.

Hani dış borç, iç borç, döviz kuru filan, bir sürü sıkıntı var ama bence memleket ekonomisinin en büyük sıkıntısı bu. Çarkların dönmesini yavaşlatan şey bu çünkü. O çarklar bir hızlansa üretici de rahatlayacak, toptancı da rahatlayacak, onların istihdam ettiği çalışanlar da rahatlayacak, piyasada para dönecek, memleket ekonomisi rahatlayacak. Öyle "alın verin ekonomiye can verin" kampanyalarıyla olacak iş değil bu. Ekonomiyi düzeltmek isteyenin önce bu fiyat rekabeti meselesine el atması lazım.

26 Aralık 2013 Perşembe

Mercedes arabalarını Pebble akıllı saatlerle entegre edecek

Otomobil üreticileri akıllı cihazları otomobillerine entegre etmekte biraz geciktiler. Şimdi de bu gecikmeyi telafi etmek için bu konuya yoğunlaşıyorlar. Çoğu üretici "bağlantılı" arabaları için akıllı telefon uygulamaları hazırladı zaten. Bazı üreticiler ise yazılımla yetinmiyor, arabalarına özgü akıllı donanımlar da satmak istiyor. Mercedes de akıllı saat üreticisi Pebble ile birlikte geliştirdikleri saati duyurarak akıllı cihaz entegrasyonu konusunda önemli bir adım attı.

Pebble benim en beğendiğim akıllı saatlerdendir. Sade ve kullanışlı tasarımı, elektronik kağıt teknolojisi sayesinde çok az güç tüketen ekranı ve bir Kickstarter projesi olarak başlamış olması Pebble'ı beğenme sebeplerinden sadece birkaçı. Görünüşe göre beğenen sadece ben değilmişim, çünkü "zor beğenen" firmalardan Mercedes de Pebble'ı seçmiş. Mercedes ile Pebble'ın ortak geliştirdiği Digital DriveStyle uygulaması araba ile saat arasında bağlantı kuruyor. Saatin ekranı araba kadranında gördüğümüz önemli bilgileri gösterebiliyor, ayrıca gerektiğinde bazı fonksiyonları uzaktan yönetmeye izin veriyor. Navigasyon sistemi saat üzerinden yönetilebiliyor, veya arabanın nereye bırakıldığı unutulursa navigasyon sistemi üzerinden koordinatlar alınarak arabanın haritadaki yeri saat ekranında gösterilebiliyor. Mercedes ve Pebble önümüzdeki günlerde kapılarını açacak olan CES fuarında bu teknolojiyi tanıtacaklarını söylüyorlar. Pebble akıllı saatin Mercedes'e özel yeni bir versiyonu mu gelecek, yoksa sadece mevcut Pebble saatlere yüklenebilen bir uygulama mı tanıtılacak, henüz belli değil. Ancak ne olursa olsun, Pebble Mercedes'in lüks butiklerinde (bizde yok, ama çoğu önemli şehirde var) satılacak, bu da daha geçen sene bir projeden ibaret olan firmanın prestijini katlayacak.


12 Aralık 2013 Perşembe

Porsche 3D yazıcıları seviyor, herkes evinde Cayman "bassın" istiyor

Alman spor ve lüks otomobil üreticisi Porsche üç boyutlu yazıcıların kullanımını desteklediğini farklı bir şekilde belli etti. Bugüne kadar pekçok firmanın prototip üretimi gibi konularda üç boyutlu yazıcıları kullandıklarını gördük, ama Porsche doğrudan hayranları kendi Porsche'lerini yapmaya teşvik ediyor. En küçük modellerinden Cayman'in üç boyutlu yazıcılar için hazırlanmış verilerini ücretsiz dağıtmaya başlayan firma uygun bir yazıcıya sahip herkesin kendi evinde kendi küçük Porsche Cayman'ini yapmasını istiyor. Firma bu verilerle "basılan" Cayman'lerin meraklılar tarafından renklendirilip fotoğraflarının #3DCayman tag'iyle sosyal ağlarda paylaşılmasını istemiş. Tabi henüz tam boy bir Cayman basıp sahilde bir tur atmak mümkün değil, ama gelecekte bu da olabilir. Porsche'nin sunduğu verilerle model meraklısı 3D yazıcı sahipleri kendi Cayman'lerini basıp renklendirecekler, ama boyut konusunda bir açıklama gelmemiş. Belki de yeterince büyük bir yazıcıya sahip olanlar fuar prototipi misali yürümese de şık görünen bir Cayman basıp garajlarını süsleyebilirler. Hoş, o büyüklükte bir yazıcıya sahip olan kişinin zaten garajında bir 911 vardır, Cayman'e burun kıvırır... Olsun, sonuçta bu bir başlangıç. Diğer üreticilerin de Porsche gibi yapıp popüler modellerinin 3D yazıcıya uygun verilerini paylaşmaları güzel bir gelişme olur. Bu verilerle hazırlanmış bir Cayman'in üç boyutlu yazıcıda nasıl hazırlandığını hızlıca gösteren kısa videoyu aşağıda izleyebilirsiniz, eğer üç boyutlu bir yazıcınız varsa ve bir Cayman basmak istiyorsanız da şuraya tıklayarak gerekli veri dosyalarının indirilebildiği sayfaya gidebilirsiniz.